
Zaman gerçekten akıyor mu, yoksa biz zihnimizde olayların sırasını ve değişimi tarif edebilmek için mi “zaman” kavramını kullanıyoruz?
Bir an için evrendeki her şeyin durduğunu düşünün. Gezegenler dönmüyor, atomlar hareket etmiyor, ışık ilerlemiyor; hiçbir şey değişmiyor, hiçbir olay gerçekleşmiyor.
Böyle bir evrende zamanın geçtiğini söyleyebilir miydik?
Cevabınız hayırsa, zamanın olaylarla ilişkili olduğunu kabul etmiş olursunuz. Olay yoksa, “önce” ve “sonra” arasındaki fark da ortadan kalkar. Bizim onu fark etmemizi mümkün kılan ise değişimdi; bir durumun bitip diğerinin başlaması, olayların birbirini takip etmesi ve evrenin hiçbir zaman tamamen aynı kalmamasıdır.
Biz, evrendeki ve hayatımızdaki akışı ifade edebilmek için zaman ölçeğine ihtiyaç duyarız. Ancak beynimiz olayları kaydederken, zaman bilgisi olayın kendisi olduğunda hafızada kalır. Örneğin sabah uyandığınızda saate bakmadıysanız, o anı “08.17’de uyandım” şeklinde ifade edemezsiniz. Bu yüzden geçmişi hatırlarken çoğu zaman doğrudan zamanı değil, olayların sırasını ve bağlamını yeniden kurarız.
Zacks ve arkadaşları (2007), Event Perception: A Mind/Brain Perspective adlı çalışmasında insanların gündelik yaşamda kesintisiz biçimde akan etkinlikleri nasıl ayrı olaylar halinde algıladığını ve bu olaylar arasındaki sınırların dikkat ile belleği nasıl düzenlediğini açıklayan Event Segmentation Theory’yi öne sürmüştür.
Buna göre beynimiz sürekli deneyimi olduğu gibi kaydetmek yerine onu anlamlı olaylara böler; bu sürece event segmentation denir. Aynı zamanda “şu anda ne oluyor?” sorusuna karşılık gelen bir event model oluşturur ve bu modeli devam eden deneyimi anlamlandırmak için kullanır. Bu süreçte beyin, biraz sonra ne olacağına ilişkin tahminler üretir. Mevcut olay modeli, gerçekleşenleri yeterince iyi öngördüğü sürece korunur. Ancak beklenenle gerçekleşen arasındaki fark, yani prediction error, belirgin biçimde arttığında bu değişim bir event boundary, yani olay sınırı olarak algılanır ve mevcut olay modeli yeni duruma göre güncellenir.
Bunu bir örnekle açıklayalım.
Mutfakta akşam yemeği hazırladığınızı düşünün. Zihniniz bu süreci yalnızca tek bir “akşam yemeği hazırlama” olayı olarak değil, kendi içinde daha küçük ve anlamlı parçalara ayrılmış bir yapı olarak örgütler.
Önce malzemeleri tezgâha çıkarır, sebzeleri doğrar, baharatları hazırlar, tavayı ocağa koyar, malzemeleri belirli bir sırayla tavaya ekleyip pişirmeye başlarsınız. Böylece deneyim, daha geniş bir olayın içinde yer alan daha küçük olay birimlerine ayrılır.
Bu sırada mevcut olay modeliniz, olayın biraz sonra nasıl devam edeceğine ilişkin tahminler üretir. Örneğin birazdan kimyon ekleyeceğinizi, sosun kıvamının değişeceğini ve ardından yemeği yeniden karıştıracağınızı öngörebilirsiniz.
Tam bu sırada telefonunuzun çaldığını düşünün. Yemeği bırakıp konuşmak için balkona çıktınız. Arkadaşınız yakın çevrenizle ilgili bazı konulardan bahsetmeye başladığında, siz de konuşmanın akışına bağlı olarak farklı olayları, kişileri ve mekanları hatırlamaya başlarsınız.
Zihniniz artık mutfaktaki malzemeleri ve yemeğin sonraki adımlarını değil, konuşmanın konusu olan kişi ve olayları takip etmektedir. Artık gerçekleşenler, mevcut olay modelinin öngördüğü akıştan farklılaşmıştır. Tahminlerle gerçekleşenler arasındaki bu uyumsuzluk tahmin hatasını artırır.
Bu değişim bir olay sınırı olarak algılanır ve olay modeli yeni duruma göre güncellenir; artık sistemin temsil ettiği “şu anda olan şey” yemek hazırlamak değil, telefon görüşmesi yapmaktır.
Bu değişimle yalnızca yeni bir olaya geçmezsiniz; olay sınırı oluştuğunda çalışma belleğindeki aktif temsil de güncellenir. Yani birkaç saniye önce zihnin merkezinde olan “yemek yapıyorum, tencere ocakta” bilgisi tamamen silinmez ama artık öncelikli değildir.
Zacks ve arkadaşları da olay sınırlarının çalışma belleğinin içeriğini güncellediğini ve sınırdan hemen önceki bilginin sonrasında daha zor erişilebilir hale gelebildiğini belirtmiştir. Dodhia ve Dismukes’in (2009) yaptığı çalışmada ise, bir görev yarıda kesildiğinde zihinde “bu göreve daha sonra geri dönmeliyim” şeklinde bir niyetin kodlanması gerekir. Bu niyetin daha sonra hatırlanması prospective memory kapsamındadır.
Yani telefonda konuşmaya dalıp bir süre sonra aniden “Yemek ocaktaydı!” diye hatırlamak, önceki olayın tamamen unutulmasından değil, ona ait bilginin yeni olay sırasında geçici olarak geri plana itilmesiyle açıklanabilir. Ancak uygun bir ipucu bu niyeti yeniden tetiklemezse, kişi yarıda kalan göreve geri dönmeyi unutabilir.
Ancak olay sınırları yalnızca önceki bilgiyi geri plana atmaz; aynı zamanda hafızayı düzenleyen referans noktaları haline gelir.
Araştırmalar, bir aktiviteyi anlamlı olaylara daha iyi ayırabilen kişilerin daha sonra yaşananları daha iyi hatırladığını gösteriyor. Yani sonradan o deneyimi hatırlarken:
“yemek yapıyordum → telefon çaldı → balkona çıktım → konuşmaya başladım”
şeklinde daha düzenli bir olay örgüsü içinde hatırlayabilirsiniz.
Bu anılar, küçük bir ipucuyla yeniden etkinleşebilir. Örneğin pirince su eklerken, daha önce yaptığınız başka bir pilavın lapa olduğunu hatırladığınızı düşünün. O eski olayı bilinçli olarak aramadınız ama geçmişteki bir olayın küçük bir parçasını yeniden yaşamak, geri kalanını tetikledi.
Horner ve arkadaşları bu mekanizmayı pattern completion olarak açıklıyor: Geçmişteki bir olaya ait bir ayrıntıyla karşılaşıldığında, olayın geri kalanı da yeniden etkinleşebiliyor. Araştırmacıların fMRI bulguları; bir olaya ait mekân, kişi ve nesne gibi farklı öğelerin beynin farklı bölgelerinde temsil edildiğini ve hipokampusun bu parçaları birbirine bağlayarak bütünlüklü bir olay temsili oluşturabildiğini gösteriyor.
Eğer pilavı ikinci kez yapıyorsanız, şu anda tencereye su eklemeniz geçmişteki tek pilav deneyiminizi hatırlama olasılığını artırabilir. Ancak yıllar içinde onlarca kez pilav yaptıysanız, “su eklemek” artık birçok benzer anıyla ilişkilidir.
Aynı ipucu altında daha fazla olası hedef bulunduğunda, bu ipucunun belirli bir anıyı geri çağırmadaki etkinliği azalır. Buna Watkins & Watkins, cue overload adını verir: aynı ipucu ne kadar fazla anıyla ilişkilendirilirse, belirli bir anıyı geri çağırmadaki gücü o kadar azalır.
Bunun yanında, anının oluştuğu dönem ile şimdiki an arasındaki bağlamın ne kadar değiştiği de önemlidir. Howard ve Kahana’nın Temporal Context Model’ine göre, araya yeni bilgi ve olaylar girdikçe bağlam değişir; bu da eski anıya erişimi zorlaştırabilir.
Ancak hangi anının öne çıkacağını yalnızca benzer anıların sayısı ve bağlamsal yakınlık belirlemez. Bazı deneyimler, taşıdıkları duygusal önem nedeniyle diğerlerinden daha güçlü biçimde belleğe yerleşebilir.
Richter-Levin ve Akirav’ın Emotional Tagging hipotezine göre, duygusal olarak uyarıcı bir deneyim amigdala tarafından “önemli” olarak işaretlenebilir ve bu da anının uzun süreli bellekte daha güçlü biçimde pekişmesine katkıda bulunur.
Buraya kadar hangi anıların öne çıktığından söz ettik; ancak benzer anıların belleğe nasıl kaydedildiği de önemlidir.
Farklı zamanlarda yaşanan olaylar ortak özellikler taşıdığında, bu deneyimler de hafızada birbirine bağlanıyor. Shohamy ve Wagner bu süreci integrative encoding olarak adlandırıyor. Buna göre hipokampus da farklı zamanlarda yaşanan bu ayrı olayları, ortak özellikleri üzerinden bağlantılı bir bellek ağına entegre edebiliyor.
Peki yaşadığımız bir olayı zamansal olarak nasıl algılıyoruz?
Aynı fiziksel süre söz konusu olsa bile, yeni öğrendiğimiz ve ayrıntılarına daha fazla dikkat etmemizi gerektiren bir aktivite, defalarca tekrarladığımız ve büyük ölçüde otomatikleşmiş bir aktiviteye göre daha uzun sürmüş gibi algılanabilir (Tse ve ark., 2004; Matthews, 2011; Haith & Krakauer, 2018).
Bir aktivitenin uzun sürüyormuş gibi gelmesinin tek nedeni yenilik değildir; bazen tam tersine, yeterince yeni veya değerli bir şey sunmaması da zaman algısını değiştirir.
Harcadığımız bilişsel efora karşılık yeterli bilgi, ilerleme, yenilik, anlam veya ödül elde edemediğimizde mevcut aktivitenin değeri düşebilir (Shenhav ve ark., 2013) ve sıkılma ortaya çıkabilir. Sıkılma, bizi daha değerli alternatiflere yönelmeye teşvik eden bir sinyal gibi çalışır (Kurzban ve ark., 2013).
Ancak içinde bulunduğumuz durumdan ayrılamıyorsak dikkatimiz giderek aktivitenin kendisinden zamanın geçişine kayabilir; böylece zamanın ne kadar yavaş geçtiğini düşünmeye başlarız. Wolff ve arkadaşlarının (2025) aktardığı çalışmalar da sıkılma sırasında dikkatin zamanın geçişine yöneldiğini ve zamanın daha yavaş geçiyormuş gibi hissedilebildiğini gösteriyor.
Öyleyse, “zaman nasıl geçer?”
Cevap her durumda aynı değil. Bazen dakikalar geçmek bilmezken, bazen de saatlerin nasıl geçtiğini fark etmeyiz. Geriye dönüp baktığımızda ise geçen zamanı, yaşadığımız olaylar ve hafızamızda bıraktığı izler üzerinden değerlendiririz.
Sonuç olarak zaman aynı birimlerle ölçülse de, onu her zaman aynı şekilde deneyimlemeyiz.
Dodhia, R. M., & Dismukes, R. K. (2009). Interruptions create prospective memory tasks. Applied Cognitive Psychology, 23(1), 73–89. https://doi.org/10.1002/acp.1441
Horner, A. J., Bisby, J. A., Bush, D., Lin, W.-J., & Burgess, N. (2015). Evidence for holistic episodic recollection via hippocampal pattern completion. Nature Communications, 6, 7462. https://doi.org/10.1038/ncomms8462
Howard, M. W., & Kahana, M. J. (2002). A distributed representation of temporal context. Journal of Mathematical Psychology, 46(3), 269–299. https://doi.org/10.1006/jmps.2001.1388
Kurzban, R., Duckworth, A., Kable, J. W., & Myers, J. (2013). An opportunity cost model of subjective effort and task performance. Behavioral and Brain Sciences, 36(6), 661–726. https://doi.org/10.1017/S0140525X12003196
Richter-Levin, G., & Akirav, I. (2003). Emotional tagging of memory formation—In the search for neural mechanisms. Brain Research Reviews, 43(3), 247–256. https://doi.org/10.1016/j.brainresrev.2003.08.005
Shenhav, A., Botvinick, M. M., & Cohen, J. D. (2013). The expected value of control: An integrative theory of anterior cingulate cortex function. Neuron, 79(2), 217–240. https://doi.org/10.1016/j.neuron.2013.07.007
Shohamy, D., & Wagner, A. D. (2008). Integrating memories in the human brain: Hippocampal–midbrain encoding of overlapping events. Neuron, 60(2), 378–389. https://doi.org/10.1016/j.neuron.2008.09.023
Watkins, O. C., & Watkins, M. J. (1975). Buildup of proactive inhibition as a cue-overload effect. Journal of Experimental Psychology: Human Learning and Memory, 1(4), 442–452. https://doi.org/10.1037/0278-7393.1.4.442
Wolff, W., Ozay-Otgonbayar, S., Danckert, J., Bieleke, M., & Martarelli, C. S. (2025). Effort and boredom shape our experience of time. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 178, 106375. https://doi.org/10.1016/j.neubiorev.2025.106375
Zacks, J. M., Speer, N. K., Swallow, K. M., Braver, T. S., & Reynolds, J. R. (2007). Event perception: A mind/brain perspective. Psychological Bulletin, 133(2), 273–293. https://doi.org/10.1037/0033-2909.133.2.273